DUMANI ÜSTÜNDE

YENİ BOURNE FİLMİ BEKLENTİLERİ KARŞILAYABİLECEK Mİ?

Neden heyecanlıyız, neden endişeliyiz?

29 Temmuz Cuma günü, yani yarın, Bourne serisinin karakterin kendi adını taşıyan son filmi vizyona girecek. Heyecanlı bekleyişimiz sürerken serinin bugüne kadarki Matt Damon’lı 3, Jeremy Renner’lı 1 olmak üzere 4 filminde neler olduğunu ve Bourne’u neden bu kadar sevdiğimizi hatırlayalım, yeni filmden neler bekleyebileceğimiz üzerine biraz kafa yoralım istedik.

Her şey 2002 yılındaki Doug Liman imzalı The Bourne Identity filmiyle başlamıştı. Bu filmin alıştığımız ajan filmlerinden farkı, amneziyle cebelleşen karakterinin yegane amacının kendi kimliğiyle ilgili bilgi edinmek olmasıydı. Matt Damon’ın canlandırdığı Jason Bourne, adını bile hatırlamadığı bir halde karşımıza çıkarken, film boyunca yavaş yavaş geçmişiyle ilgili parçaları bir araya getirerek CIA’in Treadstone adlı birimine bağlı çalışan bir grup tetikçiden biri olduğunu öğreniyordu. Film, geek kültürüne “Bourne tipi” terimini kazandıran ham dövüş sahneleri, eski model arabaların kullanıldığı takipleri, zımba gibi senaryosu ve hakkı verilen kötü karakterleriyle sıkı bir hayran kitlesi edinmişti.

Esasında kendi içinde bir başı ve sonu olan The Bourne Identity, elde ettiği başarının ardından 2004 yılında çekilen The Bourne Supremacy ile bir anda Bourne serisinin ilk filmine dönüştü. The Bourne Supremacy’de yönetmen koltuğunda Paul Greengrass yer alırken Bourne, üzerine atılan bir suçlamadan kurtulmayı ve The Bourne Identity’de tanıştıktan sonra geçen iki yıl boyunca birlikte olduğu kız arkadaşını kaybetmesinin intikamını almayı amaçlıyordu.

Serinin üçüncü filmi olan The Bourne Ultimatum, 2007 yapımı olsa da The Bourne Supremacy’den 6 hafta sonrasını anlatıyor, yani 2004’te geçiyordu. Treadstone’un bir nevi yeni sürümü olan Blackbriar’dan haberdar olduğumuz filmde Bourne, öğrendiği yeni bilgilerle geçmişinde karanlık kalan bazı noktaları aydınlanlatmaya çalışıyordu. 

Üç film de -kim ne derse desin- birbirine yakın ve yüksek bir standardı tuttururken alışkın olduğumuz ajan filmlerindekinden farklı bir karakter çizmeyi, ileride pek çok aksiyon filmine ilham verecek doğal sahneler sunmayı başarıyordu. Girift olay örgüsünü güzel diyaloglara sahip bir senaryoyla süsleyerek anlaşılır bir biçimde aktarması da cabasıydı. Ayrıca serinin Moby’nin Extreme Ways şarkısıyla özdeşleştiğini de unutmayalım.

2012 yılı, Bourne serisinin unutmak isteyeceği bir yıl oldu. Jeremy Renner’lı filmin, 29 Temmuz’da vizyona girecek film için Matt Damon’ın kendi sesiyle o ana kadar olan biteni özetlediği videoda hiç lafının edilmemesi de bunu kanıtlar nitelikte. Yapımcılar, seri “X Men: Days of Future Past”teki gibi geçmişe yapılan bir yolculukla bütün kötü filmleri yaşanmamış saymaya elverecek fantastik bir yapıya sahip olmadığı için, basitçe 2012’deki “The Bourne Legacy” adlı filmden bahsetmeme yolunu seçmişler gibi görünüyor. The Hurt Locker’ın overrated’lığıyla adını duyduğumuz, The Town’daki performansıyla ise iyi ki duyduğumuzu düşündüren Jeremy “Hawkeye” Renner’ın oynadığı The Bourne Legacy, Matt Damon’sızlığının bütün tatsız-tuzsuzluğunu ekrana yansıtıyordu. The Bourne Ultimatum ile eş zamanlı ve ona paralel bir hikaye anlatan, yönetmenliğini diğer üç filmin senaristlerinden Tony Gilroy’un üstlendiği film felaket miydi, kesinlikle hayır; ancak serinin diğer filmlerine yakışmayacak kadar vasattı.

Matt Damon’ın, son film kesinleşene kadar kendisine yöneltilen Bourne sorularıyla ilgili söylediği tek bir şey vardı: “Paul Greengrass yoksa ben de yokum.”. İkilinin “Jason Bourne”da tekrar bir araya geliyor olması başlı başına heyecanımızı artırıyor, ama dahası da var. Julia Stiles, Bourne’a yardım eden CIA ajanı Nicky rolüyle geri dönerken kadroya Tommy Lee Jones, Alicia Vikander, Vincent Cassel ve The Night Of’un yıldızı Riz Ahmed gibi yeni isimler eklenmiş. Filmle ilgili detaylar sır gibi saklanıyor olsa da fragmanında izlediğimiz kadarıyla Tommy Lee Jones ve Alicia Vikander arasında bir Abbott-Conklin ilişkisi görebiliriz gibi duruyor. Vincent Cassell de The Professor (Clive Owen), Kirill (Karl Urban), Desh (Joey Ansah) ve Paz’ın (Edgar Ramirez) serinin önceki filmlerinde başladığı Bourne’u öldürme işini bitirmeyi deneyecek. Dolayısıyla Bourne ile arasında geçecek bir dövüş sahnesi için beklentiyi yüksek tutmak en büyük hakkımız. Riz Ahmed’in ise CIA’deki bir teknoloji uzmanını canlandıracağını ve bunun Variety’nin deyimiyle “kilit bir rol” olacağını biliyoruz.

“Jason Bourne” filmi günümüzde, yani “The Bourne Ultimatum”dan 12 yıl sonra geçecek. Yakın geçmişin pek çok politik meselesine atıfta bulunacak gibi görünen filmin fragmanında da Edward Snowden’dan ve Atina’da gerçekleşen bir isyandan bahsediliyor. Bunun yanı sıra Matt Damon, EW’ye verdiği röportaj aracılığıyla filmde son yılların güvenlik-özgürlük eksenindeki tartışmalarının yansımalarına ve Las Vegas’ta geçen bir araba takip sahnesine yer verileceğini öğrenmiş bulunuyoruz.

Özetle film için bizi heyecanlandıracak pek çok neden var. Peki ne olursa beklentilerimiz karşılanmaz? Bourne, seriyi diğer ajan filmlerinden ayıran temelleri korumamış ve onların düştüğü hatalara düşmüşse 29 Temmuz’da bizi üzecek bir sonuçla karşılaşabiliriz. Endişelerimizi iki maddeyle özetleyebiliriz. Birincisi, bol CGI kullanımı. Bu bir sorun olmayacaktır, zira Paul Greengrass eski filmlerin neden başarılı olduğunu hepimizden daha iyi biliyor olsa gerek, o yüzden buradan gol yemeyeceğimiz kesin gibi. İkincisi ise filmin, bir süredir devam eden serilerin son filmlerinde sıkça görülmeye başlandığı gibi “en en en, daha da büyük, bildiğin gibi bir şey değil” sarmalına kapılması. Az önce uydurulan (hiç belli olmuyor değil mi?) bu kavramı James Bond serisinden örnekleyerek açıklamaya çalışalım. Bond’un son filmi “Spectre”, serinin Daniel Craig’li bütün filmleri kapsayan açıklamalara girişerek “Bak aslında hiçbiri gördüğünüz gibi değildi, hepsi çok çok daha büyük bir şeylerin parçasıydı.” gibi cümlelerle fikri yüzüne gözüne bulaştırmıştı. “Jason Bourne”un belli bir sayıdan fazla filmin mirasını taşıyarak çekilen devam filmlerinin çoğunluğunun kendini kapılmak zorunda hissettiği bu sarmaldan uzak durduğunu ve “Ne Treadstone, ne de Blackbriar, bak esas öyle bir şey var ki üf üf”lerin arasında kaybolmadığını umuyoruz. Ancak ilk kez senaryo ekibinde Tony Gilroy yokken, senaryodan gol yeme olasılığı daha yüksek gibi görünüyor. 

Çok bekledik, çok istedik, beklentimiz çok yüksek. Bourne serisinin Matt Damon’lı filmleri bizi bugüne kadar hiç üzmedi, umuyoruz ki bu durum 29 Temmuz’dan sonra da böyle devam edecek ve 9 yıl aradan sonra ajan filmi gibi bir ajan filmi izlemenin tadına varacağız.

KOMİK BİR ŞEY VARSA HEP BERABER GÜLELİM

HEP BERABER GÜLELİM