DUMANI ÜSTÜNDE

NEW YORK’UN KARANLIK YÜZÜ: THE NIGHT OF

Adapte olmak ya da olmamak

Not: Bu yazı, The Night Of dizisinde gelişen olaylarla ilgili bilgi içermektedir.

“Kokuşmuş bir şeyler var Danimarka Krallığı’nda”. Hamlet’in henüz başında geçen bu cümle, oyunun dünyasında olup biteceklerle ilgili bir fikir verirken bütün sorunların temelinde ne yattığını da özetler. HBO’nun The Night Of’u da antik tragedyalarla benzer bir dinamik üzerinden ilerliyor ve Nasir Khan’ın (kısaca Naz) yaşadığı mahalleyi görmemizle birlikte kaçınılmaz bir talihsizliğin içine çekildiğimizi anlıyoruz. Sadece o mahalle de değil, Iñárritu’nun Biutiful’u Barselona’ya nereden bakıyorsa The Night Of da New York’a oradan bakıyor.

Aslında dizideki cinayette ortalama bir dedektiflik öyküsü için 2 saatlik bir filmde rahatlıkla anlatılabilecek kadar az malzeme var. Ancak hikayenin ortalama 50-55 dakikadan 8 bölümde anlatılıyor ve şişirilmiş hissi vermiyor olması, dizinin odaklandığı farklı yerler olduğuna işaret ediyor.

The Night Of öyle bir dedektiflik hikayesi ki, içinde en az önemli olan şey, cinayeti kimin işlediği. John Turturro’nun canlandırdığı avukat John Stone’un egzamalı ayakları, özellikle kendilerine karşı sergilenen ırkçılığı Amerikalılık üst kimliği söz konusu olduğunda diğer azınlıklara yansıttıklarını gördüğümüz siyahiler olmak üzere toplumun farklı kesimlerinin Müslümanlara yaklaşımları, ya da dedektif Dennis Box ve savcı Helen Weiss’ta somutlaşan sanığı suçluluk karinesiyle değerlendirme vehmi daha ön planda.

John Stone’un ayaklarının adalet sistemini sembolize ettiğine dair farklı yerlerde çıkan yorumlar var. Öte yandan egzamanın, onun sahip olmak istediği avukat imajına da bir engel olduğunu görüyoruz. Sokakta ve adalet sisteminin farklı kademelerinde neler olup bittiğinden haberi olan deneyimli biri olsa da pek saygın biri olduğunu söylemek mümkün değil. Meslektaşları ve ailesi tarafından önemsenmemeye pek itirazı da yok, buna alışmış durumda. Arada sırada rugan ayakkabılara bakıp iç geçirmekle, güzel kadınlarla birlikte olamamaktan yakınmakla yetiniyor. Ayakları düzeldikten sonra ise bir süre sorunlarının mucizevi bir şekilde çözüldüğünü düşünerek kavuştuğu rugan ayakkabılarının keyfini çıkarıyor, sonra ise bu düzelmenin bir illüzyondan ibaret olduğunu görüyor. Buna döneceğiz…

Bahsedilmesi gereken bir diğer mesele, özellikle 11 Eylül sonrası Amerika’sının dinamikleri. Geçtiğimiz yıllarda farklı alanlarda büyük tartışmalara yol açan bu mesele, günümüzde Avrupa ve Amerika’nın aldığı her kararı da etkiler durumda. Popülist söylemleriyle birlikte Trump ve Brexit gibi aşırı sağın yükselme örnekleri, sol meseleyi içine çekildiği kısıtlı eksenden tartışmayı sürdürdüğü sürece sona erecek gibi görünmüyor. Bunun gündelik hayattaki bir tezahürü ise azınlıklara karşı tahammülsüzlük. The Night Of’un ilk bölümünden itibaren de bunların bazı örneklerini görüyoruz. Andrea’yla birlikte yürüyen Naz’ı gören siyahi adamın yaptığı “Mostafa” esprisi, 11 Eylül’ün hemen ardından etrafında olup biten ve henüz bir çocuk olduğu için anlam veremediği şeyleri hatırlayan Naz’ın anlattıkları, cinayetin duyulmasının ardından Khan Ailesi’nin yaşadığı mahalleye gerçekleştirilen ufak çaplı saldırılar bunların bir yansıması. Andrea’ya benzer bir cinayetin mağduru siyahi bir kadın olduğunda, ortada birkaç polisten başka kimsenin olmadığını gördüğümüz sahnede Dedektif Box da benzer bir şeyi sorguluyor.

Dedektif Box ve savcı Helen Weiss, bu işe yıllarını vermiş, her türden suçluyu/suçsuzu görmüş karakterler olarak karşımıza çıkıyor ve uzun bir süre Naz’ın suçluluğundan eminmiş gibi davranırken akıllarına yatmayan detayları da usulüne uyduruyorlar. Box, astım spreyini Naz için çizmek istediği profile aykırı kaçacağını düşünerek ona verirken iyilik yapıyormuş gibi görünmeyi ihmal etmiyor. Mahkemede bu durum yüzüne vurulduğunda yaptığı savunma, yine kaşarlanmışlığını kanıtlar nitelikte. Kendisine açıklama veren adamın “Yalnızdım” açıklamasına inanmayı tercih edip Duane Reade’e ulaşmaması, Helen Weiss’ın adli tıpçıdan kendi işine yarayacak ancak yanlış da olma ihtimali olan bir yorumu mahkemede söylemesini istemesine çok benziyor. Bu ikilinin motivasyonunun -en azından görünürde- ırkçılıktan değil, bezmişlikten ve “Bu işi de kapatalım da gitsin” refleksinden geldiğini belirtmek lazım. Bununla birlikte bu yaklaşımları, olayı her yönüyle ele almaktan uzaklaşmalarına yol açıyor ve masumiyet karinesini hiçe sayan uygulamalara dönüşüyor. Hazırladıkları artı-eksi (Andrea’nın katili olması için nedenler / olmaması için nedenler) tablosunda Naz’ın Müslüman olmasını tam ortaya yazmaları da bir diğer toplumsal gerçeklikle örtüşüyor; günümüz dünyasında yaşanan böyle bir olayda Müslümanlık kimliği hem kafa karıştırıyor hem de ister istemez merkeze yerleşiyor.

John Stone’un egzamasının düzelmesinin bir illüzyondan ibaret olduğunu söylemiştik. Bunun dizinin seyircisini bıraktığı noktayla da bir bağlantısı var. Naz’ın hapse girmesi de, salıverilmesi de adalet arayışını ne idüğü belirsiz kocakarı ilaçlarıyla çözmeyi andırıyor. Davanın sonunda gelinen noktaya esasında başladığı anda da rahatlıkla erişilebilecekken cinayetin işlendiği gecenin seyrinden fazlasıyla emin davranan iddia makamı, sonradan farklı bir yöne meylediyor. Egaliteryan bir bakış açısından değerlendirdiğimizde Naz’ın hapse girdiği an da çıktığı an da bizi tatmin etmiyor. Cinayeti kimin işlediğini halen tam olarak bilmiyoruz, ama yukarıda da değindiğimiz gibi bunun o kadar da önemli olmadığı vurgulanıyor. Dedektif Box ve savcı Weiss’ın Naz’dan emin olduğu gibi John Stone Andrea’nın üvey babasının, genç avukat Chandra Kapoor ise Naz ve Andrea’yla benzinlikte karşılaşan cenaze arabası şoförünün katil olduğundan emin. Yani dizi boyunca herkes gerçeği kendi bakış açısına göre eğip bükerken elimizde kalan ve esas odaklanılan, olayın ardından yıkılan hayatlar oluyor. Egzaması geri dönen John Stone, muhtemelen barodan atılacak olan Chandra (ki onu bu noktaya getirmek için temelsiz bir öpüşme sahnesinden daha iyisi kesinlikle yapılabilirdi), teşkilattan emekli olduktan sonra üniversitede güvenlik görevlisi olarak onu pek çok açıdan memnun etmeyecek bir kariyere başlayan Box (onun olaya değişen yaklaşımını da vicdan gibi kavramlardansa emekliliğinin ardından da “Bir işe yarayacağı” umudu üzerinden okumak bizi daha doğru bir yere götürebilir) ve ailesinden uzaklaşan, mahallesinde parmakla gösterilmeye başlanılan, bir uyuşturucu bağımlısına dönüşen Naz…

The Night Of, geçtiğimiz Pazar günü yayınlanan 8. bölümüyle ekranlara veda etti. True Detective benzeri bir seriye dönüşüp benzer tonlarda farklı bir hikaye anlatarak yeni bir sezonla devam eder mi bilmiyoruz, ancak bu haliyle Amerikan adalet sisteminin işleyiş biçimine dair yerinde tespitleriyle hatırlanacak bir yapım. Dizinin kuvvetli karakterlerinden Rikers Hapishanesi’nin reisi Freddy’nin sürekli “Vahşetin Çağrısı”na atıfta bulunması boşuna değil, karakterlerin hepsi bu düzenin farklı bir halkasında hayatta kalmak için adapte olmaya çalışıyor. Hatta yeniden Hamlet’e başvurarak bütün meselenin dönüp dolaşıp şuraya geldiğini söylesek fazla ileri gitmiş olmayız: Adapte olmak ya da olmamak…

KOMİK BİR ŞEY VARSA HEP BERABER GÜLELİM

HEP BERABER GÜLELİM