DUMANI ÜSTÜNDE

ROCK WERCHTER 2017: 22.00’DEN ÖNCE NELER OLDU?

Headliner'sız festival mi olur?

Amsterdam’da alternatif bir bayram deneyimi yaşatan 3 yorucu gün ve “En iyi birasını bulalım” arayışıyla geçen 1 günlük Brugge’ün ardından (“En iyi” demek iddialı olsa da naçizane bir mansiyon ödülü kazanan’ımız var) gelen Rock Werchter 2017, geceleri soğuğuyla tat kaçırsa da bira-çiş-müzik (İyi yine müziği de sıkıştırmışız bir yerine) üçgeniyle özetleyebileceğim 4 günüyle roket gibi bir deneyimdi. Bugün burada bunu detaylı olarak anlatmak üzere toplandım.

4 günde sırasıyla Arcade Fire-Kings of Leon, Radiohead, Linkin Park ve Foo Fighters‘ın headliner olduğu festivalin günlerini ayrı ayrı ele alacağım; ancak önce babaların zaten baba olduğu ve burada bir daha bir daha büyük grup övmeciliği yaptırıp tereciye tere sattırmanın gereksizliği konusunda anlaşalım. Gelin festivalin en (olumlu anlamda) “temiz” performansı Arcade Fire’ı, “Kaşla göz arasında amma şarkısını biliyormuşuz”u Kings of Leon’u, yaşlanmış ve lazy eye’ını iyiden iyiye pörtletmiş gibi görünse de festivalin en yüksek anlarına imzasını atarken insana tam anlamıyla “Bir anlığına kendini kaybet”tiren Thom Yorke‘u, sağda-solda gezinirken ne yalan söyleyeyim pek de dinlemediğim Linkin Park’ı ya da sahneye direkt “neeaaabıyonuz” diye çıkıp basçıya pandik-davulcuya “muccuk” gibi özetlenecek şakalarıyla yer yer meseleyi tek kişilik düzeysiz bir stand-up’a çevirse de müziğiyle kusursuzluğunu bir kez daha yakalayan Dave Grohl‘u bir kenara bırakayım; Play Tuşu ekibinin kalanından ayrılan tuhaf bir müzik zevkine sahip biri olarak müzikal bilgi konusunda genel anlamda iddiasızlığımın verdiği rahatlıkla 4 günün 14.00-22.00 aralıklarında yaşananları anlatayım.

1. GÜN

Bir gece önce gelmişiz, neyin nerede olduğu, ne yapılır/edilir’in öğrenme aşaması devam etmekte; festival alanına yaklaşık 1 km’lik bir yürüyüş mesafesi olduğunu bilsek de alana girişte nasıl manyakça bir sırayla karşılaşacağımızdan henüz haberdar değiliz. İşe Mazzy Star+Low+Beach House diye özetlediğimiz ve Yazdan Önce Yazı Getirenler’den olduğunu iddia ettiğimiz Cigarettes After Sex‘in 14.10’da başlayacak konseri için 14.00’te kapı önüne gelme gibi bir vizyon şovla başladık.

15.15 gibi anca girdiğimizde Ana Sahne’de Savages vardı. Böylelikle benim adıma Rock Werchter 2017, o sıralar bilmesem de festivalin en old school rock’n’roll performansıyla başladı. RocknRolla’nın voiceover’ının her bir kıvrımına sirayet etmiş o cool’luk ayaklanıp bir grup olarak karşımıza dikilse herhalde böyle bir şeye benzerdi. Grubun Brian Molko’nun kayıp kız kardeşi vokali ve Melis Danişmend’in nemrutu gitaristine ayrı bir parantez açıyor, “4 kadından oluşan grup” ya da “Rock ölmemiş” gibi laflar kullanmadan burayı kapatmanın guruyla devam ediyorum.

Savages’tan sonra sıra Prophets of Rage‘e geldi. Dünya gözüyle Tom Morello izlemenin gururu, Rage Against the Machine şarkılarını Cypress Hill’in berbat vokalinden dinlemenin şokunu gölgelerken en akılda kalıcı anlar, öncesi ve sonrasıyla Like A Stone‘da yaşandı. Lafa “Yakın zamanda değerli bir yoldaşı kaybettik” sözüyle giren Morello, “Bu şarkı ona gelsin; sözlerini biliyorsanız eşlik edin, bilmiyorsanız da bir barış duası edin” diye devam ettikten sonra Like A Stone çalmaya başlayınca alana yayılan heyecan, Chris Cornell’in yokluğunu tam anlamıyla hissettiren performansla gözlerin dolu dolu olduğu yoğun bir anma törenine dönüştü. Birinin söze girmesini bekleyen ve kimsenin girmediğini gören seyircinin önce afallamasını, nakaratta duruma aydıktan sonra ise Chris Cornell’e selam durarak şarkının hakkını vermesini aşağıdaki videonda dahi (45:30’dan itibaren) hissedebiliyorsunuz.

“Ulan Drumpf’a 2-3 çakıp devrim-direniş sloganı atmak için geldik, neler yaşadık hale bak” diye düşündükten sonra gelen “Oyna devam” komutuyla ayaklandık ve elleri itiraz edercesine iki yana açsak da gözyaşlarımızı silerek devam ettik. O noktada sahne alan Imagine Dragons‘ı başıma bir şey gelmeyecekse (ofiste linç yedi) hayli seven, hatta canlı performanslarında çıktıkları seviyeye de F5 eskitecek düzeyde aşina olan biri olarak onları izleyeceğim için büyük bir heyecan duyuyordum. Tekrar edeyim, meselenin üstadı olma gibi bir iddiam hiçbir zaman olmadı; ancak şu an pop’ta aktif isimler arasında daha iyi nakarat yazan varsa da bir çırpıda aklıma gelmiyor. Bağırarak söylerken tavrını da otomatikman beraberinde getiren Believer‘la açtıkları setleri; Dan Reynolds’ın canlı hip-hop act’lerine “Bak böyle yapacaksın” dediği Whatever It Takes, kusursuz bir ilahi taklidini yapan It’s Time, sahnedekilerin net bir şekilde seyirciden çok eğlendiği Thunder derken taraftar gruplarına layık Demons‘la 4 günün sonunda da koruyacağı zirveye yakın noktaya çıktı.

Arcade Fire ve Kings of Leon öncesi neşemizi iyiden iyiye bulmak adına bana sorarsanız şu an pop’un en tepesinde yer alan ve festivalde Royal Blood’la birlikte kaçırmak istemediğim iki isimden biri olan Lorde için alternatif sahnelerden The Barn’a yöneldim. Onun performansına da yansıyan “Belçika’da olduğuma inanamıyorum” heyecanı, daha çok ilk albüm ağırlıklı bir setlist’le dönse ve “Bir çılgınlık yapıp Jeremih – Don’t Tell Em çalar mı”ya yönelik ufacık umudumu karşılamasa da canı sağ olsun; zira kendisi bizlere fazlasıyla eğlenceli ve Arcade Fire öncesi pamuk gibi bir kıvama sokan cinsten bir 70 dakika yaşattı.

2. GÜN

14.00’te çıkacak Slowdive‘ı kaçırmama telaşı alana fazla erken varmamızla sonuçlanınca 2. günün en başına bir de Coely sıkıştırdık. İlk defa dinlediğim Belçika asıllı Queen C, iyi rap’in hakkını verirken Youssou N’dour’umsu vibe’ıyla Yann Gaudeuille ve sahnede her an zor pozisyonu basket faulle bitirmiş heyecanı yaşayan DVTCH NORRIS‘in adlarını da bir kenara not ettik.

Günün ikinci performansı, geçen yıllar içinde görsel olarak iyice Hell or High Water ekibine dönmüş Slowdive‘dı. Biz “Artık shoegaze yerine Blake Shelton cover’ları yapıyoruz” demelerini beklerken yeni albümü es geçmeden eski albümlere de makul zaman ayırdıkları tertemiz bir performansla indiler.

Slowdive sonrası akşam 19.00 gibi başlayacak Royal Blood’a kadar geçen birkaç saatlik zamanı, -şuradan ödünç aldığım jargonla- kendi içiş festivalimi kurgulayarak geçirdim. Bunun iki sonucu oldu:

1) Royal Blood -bence hala bu yılın en iyi albümü olan How Did We Get So Dark?‘tan az şarkı çalsa, hatta albümün en yükseldiğim şarkısı Don’t Tell‘i çalmasa da- muazzamdı. Bunun içiş fest’le bağlantısı tartışılabilir.

2) James Blake sırasında uyukladım. Bunun içiş fest’le ayrılamaz, ayrılması teklif dahi edilemez bir bağlantısı olduğu doğrudur.

Neyse ki canım vücudum James Blake iner inmez bir “Aloooo Radiohead çıkıyor” elektroşoku verdi de kendime geldim, Daydreaming’in ilk notalarına yetişecek şekilde festival tayfanın arasına döndüm.

3. GÜN

Uzun ve ince gri sakallarının yanı sıra giydiği gömlek-üstü-gömlekle sahneye çıktığında daha ziyade sarhoş ve bilge denizci stereotipine kayacakmış havası estiren Seasick Steve, kısa süre içinde hem dünya tatlısı hem de blues’un markalaşması gereken isimlerinden olduğunu gösterdi. Üzerine tel çekerek gitara dönüştürdüğü envaiçeşit sanayi malzemesinden “Radiohead diye bir grup varmış hiç demiyorsunuz” muhabbetlerine, Can You Cook’la sağa-sola salça olmasından festival çalışanlarını övmesine kadar kendini fena sevdirdi, güne de bebek gibi başlattı.

Diğer alternatif sahne KluB C’ye yarın bol bol gideceğiz diye düşünerek oradaki Milky Chance‘te bir arkadaşa bakıp hala Alman olduğundan, bıyığının da hala durduğundan emin olup çıktıktan sonra soluğu Passenger konseri için tekrar The Barn’da aldık.

“Daha önce Passenger konserine gelmeyen varsa hemen söyleyeyim, bir tane meşhur şarkımız var, 12 kere filan onu çalıp kapatacağız.”

Mike Rosenberg’ün bu sözleriyle başlayan konser sürekli “Ehe tek şarkılık grubuz aslında” muhabbeti üzerinden ilerlese de gram sarkmayan, şarkılarında bol bol kullandığı sözlerine yansıttığı mizahı sahneye de doğrudan getiren yapıda devam etti. “Yıllarca sokakta tek başıma çaldım, meraklanmayın idare ederiz bir şekilde” diyerek kavradığı akustik gitarına hakimiyeti ve genel sempatikliğiyle bir kere daha gönülleri kazandı Edinburgh’nun tezenesi.

2004-2005 arası halimle bir şekilde karşılaşma imkanım olsa, birazdan yaşayacaklarımı duyduğunda gözleri yaşla dolu bir şekilde ellerimi kavrayıp “Abi teşekkür ederim…” gibi bir şey mırıldanırdı muhtemelen. O sıralar dinleyip çalmaya çalıştığımız, gitarda standart E-B-G-D-A-E kullanmamalarıyla aklımızı alan ve o günden bu yana yeni bir single dahi yayınlamamış System of a Down, Ana Sahne’deydi. O günden bu yana yeni hiçbir şey yayınlamamaları, sahnedeki her şeye tamamıyla hakim olduğumuz anlamına geliyordu ve nostaljinin keyfini de doyasıya çıkardık. Hatta kimse kusura bakmasın, benim adıma festivalin en keyifli anları da buradaydı. Kötü bir Fatih Akın filmindeki yaşlı Ermeni rolüne cuk oturacak bir hale gelen Serj Tankian, saç-bıyık kombinasyonunun tuhaflığıyla festival ortamı denen o freakshow içinde bile apayrı bir yerde duran Daron Malakian, bir zamanlar dünyanın en iyi davulcusu sandığımız John Dolmayan ve adını bir türlü getiremediğimiz basçılarıyla 12-13 yıl önce bıraktığımız yerden devam ettik; valla pek de enfes oldu…

“Ooo hem de DJ set de değil, live’mış” diye heyecanlandıran Bonobo‘yla gelen günün kapanışı, ışıltılı dünyasına tav olup Instagram story’lerine düşüşüm akabinde sanırım festivalin de gizli finaliydi. Bunun açıklaması için bir sonraki günün altına beklerim.

4. GÜN

4. günün sabahına “Festivalden alacağımı aldım” hissiyle uyandım. Geride daha niche takılmaya müsait bir gün ve Foo Fighters‘la yapılacak final kalmıştı. Nothing But Thieves ve Dropkick Murphys‘le hızlı geçen 2-3 saatin ardından Benjamin Clementine‘a üşüşen kalabalığın arkalarında yeri aldım.

Clementist’lerden aldığım sıkı tüyoya teşekkür ettiren enfes bir deneyim, akabinde salonun boşalmasını fırsat bilip sahneye biraz daha yaklaşarak Warpaint‘le kopuş, kamp alanında cüzdandır-pasaporttur ne varsa koyduğumuz dolabı açan kartı kaybettiğimizi fark etmemizle Soulwax ve The Avalanches‘ı kaçıracak şekilde geri dönüş, festivalin bütün kamp alanlarına bakan bir KARTCI ADAM‘ı bekleyiş, KARTCI ADAM’ın gelip kart meselesinin çözülmesiyle son albümünü hiç tutmadığım alt-J‘in zaten pek de umrumda olmamasının rahatlığıyla Foo Fighters için önlerde tekrar mevzileniş…

4 günlük KÂH GÜLDÜREN KÂH HÜZÜNLENDİREN deneyimi böyle özetlemek mümkün. Neden Selda Bağcan’ı izlemediğimi de derli toplu anlatabildim diye düşünüyorum…

KOMİK BİR ŞEY VARSA HEP BERABER GÜLELİM

HEP BERABER GÜLELİM